OK I GIVE UP

Ayaşlı ile Kiracıları

Ayaşlı, Kastamonu’da bir beyin oğlu olarak doğup sonra “hayat bu yolları kapadığından” (s. 25), gençliğinde eşkiyalık yapan, daha sonra da sahtekarlık da dahil her türlü işle uğraşan bir adam. Başka işlerinin yanında, Ankara’da bir apartman katı tutup odalarını kiraya veriyor. Kendisinin de aynı apartmanda bir odası var, orada kaba ve aptal oğlu Numan’la oturuyor. Haftada dört gün rakı içiyor, gündüzleri kahveyle sigarasını tutturuyor. Apartmanda yaşayanlar ve gelip geçenler Türkiye coğrafyanın dört bir köşesinden geliyorlar. Anadolu, bu insanların hikayelerinde göründüğü haliyle, mutsuz, travma geçirmiş bir yer. Anlatıcı mesela, aslında büyük bir aileden geliyor, yedi kardeşi var, ama bütün kardeşleri ölmüş. Bir kardeşi alkolden, biri at tepmesinden, ikisi savaşta. Birçok dul, ailesiz, kimsesiz karakter var: Ya kötü bir evlilikten kaçmışlar, ya da karısı veya kocası ölmüş, birkaçı kendini alkole vermiş. Meslek sahibi insan az, birçok insan gayrimeşru işlerle uğraşıyor, kimilerinin başında ciddi dertler var. Mesela Dersimli (evet, Tunceli değil Dersim diye geçiyor) Hüseyin beyin malına konmuşlar, yıllardır uğraşıyor geri almak için ama beceremiyor. Evliliklerin çoğu ya mutsuz ya da zaten bitmiş; çocuklu aileler çocuklarına bakamıyorlar; Esendal şımartılan çocuk ne menem birşeydir muhtemelen iyi bildiği için çok iyi bir “çocuk yetiştiremeyen aile” portresi çiziyor mesela; çocuğu olan herkesin ne kadar kötü ve geri dönülemez olduğunu hemen anlayacağı bir portre. Apartman sakinlerinden biri, İskender bey, Rusya’daki devrimden kaçıp gelen bir fırıncı, hatta Komünist Parti’ye bile katılmış, ama yanlış ata oynayınca kuyruğu zor kurtarmış, şimdi bulduğu boş bir fırını tuğla fabrikasıymış gibi gösterip devletten para koparmak peşinde. İskender beyin KP’deki geçmişi anlatılırken çok ilginç bir cümle geçiyor: “aynı kelimelerle başlayan ve aynı kelimelerle biten birçokları tarafından söylenilmiş olan ınkılap nutuklarından binlercesini söylemiş” (s. 44). Buna daha sonra tekrar geleceğiz.

Karakterler üç şekilde çiziliyor: anlatıcının gerçeklere dayanan açıklamaları (görünüşleri, meslekleri, geçmişleri), diyaloglar (ki bazıları çok uzun, karakterlerin kendileri geçmişlerini ve dertlerini açma, kendilerini anlatma imkanı buluyor), ve ilginç bir şekilde “dedikodu”. Misal Şefik bey hakkında birçok dedikodu, dedikodu olduğu da belirtilerek aktarılıyor. Bu dedikodular bir suluboyada olduğu gibi silik, varlığı yokluğu belli olmayan renkler gibi, karakterlere derinlik katıyorlar, ama aynı zamanda da sanki bahsedilen insanların gerçek yüzü. Şevki Bey misal, bir şekilde ayrıldığı eski karısını satmaya çalışmış güya. Eğer böyle birşey yapmışsa, çok daha farklı bir insandan bahsediyor olacağız. Bu üç kanal sayesinde hem insanın ilgisini çeken, hem de derinliği olan roman kişileri yaratmayı başarıyor Esendal, ama sorun yaşadığı nokta, kişilerin sayısı böyle kısa bir roman için yüksek olduğu için, okuyucu hem kişileri birbirinden ayrı tutmakta, hem de gerçekten iyi sayılabilecek bir karakter (romanın sonuna kadar en azından) olmadığı için sempati duyarak takip edeceği birini bulmakta zorlanıyor.

Acaba apartman nerede? Esendal apartmanın cumhuriyetin yeni başkentindeki adresi hakkında bir bilgi vermiyor. Belki de apartmanın yaklaşık yeri tahmin edilebilir olduğu için, ama daha çok okuyucuyu asıl odaktan uzaklaştırmamak için: Kiracılar ve birbirleriyle münasebetleri. Apartmanın dairelerinin yeri ve şekli de aynı şekilde: Odalar, o odalarda yaşayan insanlar ve mobilyalar var, ama neredeyse bütün odak insanların karakterleri, hikayeleri ve birbirleriyle ilişkileri üzerinde. Aynı dönemden tanınan romanlara oranla mesela taze cumhuriyet siyaseti de neredeyse hiç yer tutmuyor. Esendal acaba kendini bu cendereden uzak tutmaya mı çalışıyor? En sonda, bir düğün sahnesinde sıradan bir insan tarafından bir nutuk atılıyor: “Cumhuriyet hükümetinin bu ulu millete verdiği yüksek açılma ve genişlemeyi kutlayan” (s. 183) bir nutuk (nasıl da yukarıda inkılaptan bahsedilen cümleyi andırıyor), o kadar. Çizdiği mutsuz, dağınık, travmatize Anadolu resmini de dikkate alırsak, Esendal’ın erken Cumhuriyet dönemi Türkiye portresini diğer birçok romancıdan (misal Yakup Kadri Karaosmanoğlu’ndan) daha gerçekçi bulmamız lazım.

Cinsellik, Türkçe edebiyatın en hassas olduğu konulardan biri. Ayaşlı ve Kiracıları bu konuda da şaşırtıyor: Karakterlerin cinsel ilişkileri romanın sıklıkla bahsettiği konulardan. Tabii ki açıkça tasvir edilen sevişme sahneleri yok ama hem bazı ilişkilerin cinselliğe dayalı olduğu, hem de bazı karakterlerin bu konuda daha rahat ve özgür olduğu kaçırılmayacak şekilde ima ediliyor. Bunlardan benim en hoşuma gideni, kitabın cinsellik konusunda en rahat kadın karakter olan Turan hanımın anlatıcıyla birlikteliğinin nasıl ima edildiği: İkisi başbaşa bir odada bir süre geçirdikten sonra anlatıcı Turan hanımın dirseğiyle bir cami kırdığını farkediyor, ama bunun tam olarak nasıl olduğunu hatırlamıyor. Bu farkedilmeyen kaza, Turan hanımın severek oynadığı kağıt oyunlarıyla ilgili bir muhabbetin sonucunda olmasa gerek.

Bana garip gelen, belki de uzun süredir diyalog odaklı bir Türkçe roman okumadığım içindir, insan etkileşimlerinin ne kadar gerilimli ve çatışmacı olduğu. Doksanların başında Bizimkiler diye bir dizi vardı, her pazar akşamı neredeyse bütün Türkiye oturup İstanbul’da bir ailenin başından geçenleri anlatan bu diziyi izlerdi. Yıllar sonra aklıma gelince Youtube’da bazı bölümlerin olduğunu farkettim ve oturup biraz izledim, ama çok da izleyemedim, çünkü diyalogların gerginliği, özellikle bazı karakterlin sürekli aynı nedenlerle birbiriyle tartışıp durmaları, belki o zaman garip gelmiyordu, ama şimdinin gözlüğüyle bakınca çok ters ve sinir bozucu geldi. Daha iyi metinlere, mutlu insanlara alıştığımız için mi? Bu roman da böyle, roman anlatıcısı en iyi arkadaşı Fahri’yle bile sürekli tartışıp duruyor. Daha doğrusu normal muhabbetleri tartışma, çekişme formatında.

Kitabın sonundaki evlilik hikayesi sanki anlatıcının bu evin karmaşık ve yarı-karanlık ilişkilerinden, anne-babasız veya kötü büyütülen çocuklarından, çatışmacı diyaloglardan kaçışı. Anlatıcının memleketinden bir eski tanıdığı Hasan bey hastalanınca ilgilenmek ona düşüyor, kızını da memleketinden banka müdürüne telgraf çekerek çağırıyor. Bu kızla (ki kendisi de anlatıcının tanıdığı Ziya bey diye bir alkolikle evlenip ayrılmış) tanıştıktan ve nasıl kocasıyla zorla evlendirildiğini, ama alkolizmi yüzünden gerdeğe bile giremeden üç hafta sonra ayrıldıklarını öğrendikten sonra ilgi duymaya başlıyor. Roman, bu iki kişinin nasıl biraraya geldiklerinin ve bir aile kurmaya başladıklarının hikayesiyle kapanıyor. Hasan Beyin ölümü, sadece bu evliliğin tetikleyicisi değil: anlatıcı, Hasan beye hastalandığında Ayaşlının ona gösterdiği ilgiyi, onun yerine işlerinin peşinden koşmasını görünce onu da sevmeye başlıyor. Yani romanın sonunda, bir çeşit “redemption”la karşılaşıyoruz: Anlatıcı, bir yakınının doğal sebeplerle bu dünyadan göçmesinden sonra hem daha temiz bir hayat kurabileceği biriyle tanışıyor, hem de saygı duymadığı ev sahibine (ya da “mekan sahibine” diyebiliriz) saygı duymaya başlıyor.

Cumhuriyetin bu kadar erken yıllarından (kitap 1934’te basılmış) bir kitap okumak insana ilginç bir his veriyor. Mesela Üç İstanbul’u okumak farklı bir his: Orası farklı bir ülke, yapılar ve ünvanlar farklı (paşaların konakları, yargının işleyişi gibi), ama bu kitap çok iyi bildiğimiz bir ülkenin “cenin” halinden haberler veriyor. Bugün içinde yaşadığımız ya da bir dönemden tanıdığımız pratiklerin ilk hallerini görüyoruz, ya da cumhuriyetin girebileceği ama girmediği başka olanaklı yolları. Bu kadar modern bir Türkçeyle yazılmış olması bu haberciliğini daha da güçlendiriyor.